The Artist

Sonay Ban 10 Şubat 2012 2

Yönetmen: Michel Hazanavicius
Senaryo: Michel Hazanavicius
Oyuncular: Jean Dujardin (George Valentin), Bérénice Bejo (Peppy Miler), John Goodman (Al Zimmer), James Cromwell (Clifton), Penelope Ann Miller (Doris), Uggie (George’un köpeği)
2011 / Fransa, Belçika / İngilizce (Arayazılı) / 100’

http://www.youtube.com/watch?v=Z2s9ZlenQm8&feature=related

1920’leri, “Hollywoodland” stüdyo endüstrisini ve sessiz sinema külliyatını çok iyi analiz etmiş bir yönetmenin elinden çıkmış incelikli bir çalışmayı izlemek için The Artist’e gidiliyorsa ortaya çıkan eserden memnun kalma olasılığı yüksek demektir.

1920’lerin sonuna doğru sinema endüstrisine sesin giriş yapmasıyla birlikte büyük stüdyoların sürece adapte olmaya çalışmaları, bu doğrultuda teknolojik yenilenmeye gitmeleri ve de teknikle birlikte önceden çalışılan starlarla da yol ayrımlarına gelmeleri sinema tarihinde sıklıkla göndermelerde bulunulmuş bir konudur. Sinemanın doğuşundan ve ilk gösteriminden aşağı yukarı 30 sene sonra yaşanan bu hızlı dönüşüm, 30 senelik “kısa” tarihin şöhretlerini ve stüdyo deneyimini kökten değiştiren bir sürece de işaret eder. Bunun içindir ki Charlie Chaplin gibi bir efsane sesin gelişine en çok direnen yönetmen-oyuncu-senaristlerin başında gelir ve The Great Dictator (Diktatör, 1940)’a kadar da filmlerini sessiz olarak çekmeyi sürdürür. Önemli bir eşikten geçen sinema sanatının, dönemin en önemli film starlarının izdüşümü bir karakter üzerinden anlatıldığı film, 2010’lu yılların başında çekilmesine istinaden; aradan geçen yüz yıla yakın sürede değişimin farklı şekillere bürünse de devam ettiğine ve “self-reflexive” (öz düşünümsel) bir yapıya sahip olduğuna en güzel örneklerden birini teşkil etmekte. Bu yapıyı şu şekilde açıklamak mümkün: Filmin yönetmeni Michel Hazanavicius’un bir röportajında belirttiği üzere*; filmin çekildiği ve gösterime gireceği zamanlar, 3 boyutlu filmlerin artık hayalden gerçeğe aktarıldığı, 35 mm ile çekilen filmlerin yerini dijital kameralarla çekilip IMAX salonlarda yüksek çözünürlüklerde izlenen, seyir alışkanlıklarının hızla tüketilerek değişime uğradığı bir dönem içinde; özellikle müziğin yön verdiği ve oyuncuların katıksız oyunculuk, performans ve beden dili üzerinden hikâye anlatımına katkıda bulunduğu bir filmden söz ediyoruz. Bir yanda dünya genelinde aksiyonun, afili görselliklerin ve de tanınmış yönetmen ve oyuncuların üzerinden yapılmaya devam eden ve teknolojinin her türlü nimetinden yararlanan sinema endüstrisinin ve bunun merkezi Hollywood’un hikâyeden ziyade görselliğe vurgu yapan yapısına aşinalığımız varken (ki Allahtan dünyada muazzam işler yapılıyor da artık kapitalizmin beşiği Hollywood’a prim yaptırmayacak “egzotik yerlerden” güzellikleri izleyebiliyoruz); diğer yanda dönemin Hollywood’una şu andan bakarak; hem o zamana saygı duruşunda bulunan hem de günümüze göndermelerde bulunan, orada çekildiği için içerden, yönetmeni ve oyuncuları ve anlatısı nedeniyle de dışarıdan son derece güçlü bir film The Artist.

Filmin her anlamda çok ince bir çizgide yürüdüğünü söylemek gerek. 1920’leri anlatırken basmakalıp ve klişe yerlerden biz seyircilere 2 saate yakın bir işkence seansı da sunabilirdi, ki kişisel görüşüm bunu Hollywood’dan bir yönetmen yapsaydı sonucunun büyük ihtimalle buna tekabül edebileceği yönündedir. Filmin güçlü yapısını ve güzelliğini aldığı en temel nokta, 20’lerdeki sinema sisteminin üzerine inşa edildiği melodramanın bir aşk hikâyesini son derece yalın bir halde anlattığıdır. Burada da yalın bir hikâyeyi nasıl anlattığı sorusu devreye giriyor. Hem sessiz sinema döneminin prodüksiyonlarının derinlemesine tahlil edildiğinin hem de siyah-beyaz sinemanın büyük isimlerinin ve oyuncularının performanslarının taklidinden ziyade icraatlarının özümsendiğini filmde görebiliyoruz. Dediğim gibi taklit edilmiş, klişelere düşülmüş ve alelade bir yapımla karşı karşıya kalabilirdik, lâkin hem yönetmen Hazanavicius hem de iki değerli başrol oyuncusu Jean Dujardin ve Bérénice Bejo ve de yardımcı rollerdeki James Cromwell’le John Goodman’ın başı çektiği bütün oyuncular takdir edilesi performanslar ortaya koyarak, nostalji rafına kaldırılan sessiz sinemanın gücünü gözümüze sokmaya çalışmadan, daha ziyade tatlı tatlı ve kendilerine hayran bırakarak bize yansıtıyorlar. Sessiz sinemanın başlangıç noktası olarak görülüp ilerlemeci söyleme malzeme olması için meze yapıldığı günümüzde; “bakın oradan buralara geldik, ne de güzel yol almıştır sinema 100 senede” düsturuyla kalitesiz işlerin ve kötü icraatların üzerinin örtülmeye çalışıldığı bir dönemde; oyunculuğun temiz ve hakiki olan taraflarından birinin (tek tarafı olduğunu söylemiyorum çünkü tek bir oyunculuk metodu da şekli de yoktur elbette), rejisörlüğün en zor yönlerinden biriyle birleşip, sanatçılığın hakkının verildiği mecralardan biri olan sessiz sinemanın günümüzde incelikli bir yapıyla bizi kendimize getirebileceğinin önemli bir örneğini gösteriyor.

Filmin; iki karakterin yollarının kesişmesi ve aynı zaman diliminde karşıtlık da barındıran paralel yaşam öyküleriyle zenginleştirildiği bir senaryo var karşımızda. George Valentin, sessiz filmlerin en önemli oyuncusuyken ve şöhretinin doruklarındayken egosu son derece yüksek ve kibrini elinden bırakmayan bir karakter. Hayranı olan Peppy Miller’la tesadüfen yolu kesiştikten ve Peppy’nin Hollywood’da talihinin dönmesinin akabinde sesin sinema sektörüne gelişiyle iki karakter arasındaki ilişki, hem mizaçları hem de yaşadıkları üzerinden de giderek karşıtlıklarla dolu bir hikâyenin kurulmasına ön ayak oluyor. George ona şöhreti getiren sessiz filmin sınırları içinde kalıp yeniliğe kulak tıkayarak sese kelime anlamıyla da karşı çıkarken, Peppy yeniliğe hazır bir şekilde geleceğe umutla bakıyor. George konformizmde kalıp egosunu ve şöhretini korumaya çalışırken, Peppy sessizliğin, belki de filmlerde oynamaya ve star olmaya başlamadan önceki halinden izler taşıdığı için ve sinemaya gelen sesin onun da bir nevi sesi ve gücü olduğu için burada devam etmekten mutlu oluyor. Sorunlu bir evliliği olan ve büyük bir film çekerek yenilmezliğini ve gücünü korumaya çalışırken her şeyinden olan George’un karşısında, hiçbir şeyi yokken her şeye kavuşan ve bununla birlikte iyiliğini ve George’a olan aşkını hep yaşatan bir Peppy görüyoruz. Onların karşıtlığının görsel anlamdaki en iyi tezahürü; birinin yapım şirketinden ayrılıp diğerinin başka bir film için anlaşma imzaladığı gün şirketteki merdivenlerde karşılaştıkları sahnedir kuşkusuz. George aşağı inerken kameranın yukarıdan onu çekmesi ve sektördeki düşüşünün de temsilini vermesinin hemen karşısında Peppy’nin beyazlar içinde, parıltılı, canlı ve mutlu bir şekilde merdivenleri çıkması ve George’la onun bir zamanki hallerini hatırlatan rahatlıkla ve özgüvenle konuşması; ölçülüp biçilmiş ve özenle hazırlanmış bir anlatımın parçası olduğunu ince ince seyirciye aktarıyor. Buradan da filmin hem hikâye anlatımının hem de kurgusunun hassas bir matematikle yapıldığını anlamak mümkün oluyor.

Seyircisine saygı duyan bir film The Artist; ona üstten bakan bir yapı yerine onu hikâyeyi izlemeye davet eden, bu daveti ukalalıkla değil tam tersine güzel ve samimi oyunculuklarla ve rejiyle yapan bir film. Bence bunun gerçekleşmesindeki en büyük etken de filmin tantana yapmadan ama güzel bir girişle Cannes’da gösterilip ödüller almaya başladıkça ününün katlanması oldu. İyi ki de böyle olmuş çünkü çoğu zaman mütevazilikle yapılan ve sonradan değeri bilinen işler daha güzel ve tadı damakta kalan işler olmakta.

* http://www.beyazperde.com/dosyalar/sinema/dosya-4467/

2 Yorum »

  1. fika
    fika 12 Şubat 2012 at 09:25 -

    Çok güzel olmuş!

  2. Sonay Ban 12 Şubat 2012 at 11:21 -

    Çok teşekkürler :)
    Filme bir kez daha gitmeyi o kadar istiyorum ki…

Leave A Response »

You must be logged in to post a comment.

Takip Et

Gak Guk'tan haberler epostana gelsin.

Takip edenlere katıl: