Tenis dünyasının şu anki en iyi iki oyuncusu tenisseverlere dört saatin üzerinde mükemmel bir şölen yaşattılar. Mükemmel ralliler izledik. İki tenisçi de çıkmaz artık denilecek topları o kadar çok çıkardı ki artık maçın ortalarında bu durumu kanıksamıştık. Defalarca bitti sanılan puanlar seyircilerin çığlıkları arasında devam etti. Kameranın kadrajının dışından toplar çıkmaya devam etti. İki tenisçi de bütün tenis severleri mutlu edecek dişe diş bir mücadele ortaya koydular.
Fakat, her maçın bir kazananı vadır ve bu maçı daha çok hakeden taraf Djokoviç, bu sezonki 3. Grand Slam şampiyonluğuna ulaştı.
Öncelikle Djokovic’i tebrik etmek lazım. Gerçekten, geçen sene Amerika Açık’ta Nadal’a yenildiği finalde gelişiminin ilk sinyallerini vermişti. Sezon boyunca, inanılmaz formdaydı ve çizgisini hep devam ettirdi. Aradan tam bir sene geçtiği zaman iki maçı yan yana koyduğumuz zaman Djokoviç’in ne kadar geliştiğini, zayıflıklarından nasıl arındığını görmemek imkansız.
Djokoviç şuanda dört dörtlük bir tenisçi. Belki de bu jenerasyonun Federer’i. Geçen jenerasyonun Nadal’ının diş geçiremediği bir yeni Federer.
Djokoviç ATP tura ilk olarak 2006’da çıkmıştı yanlış hatırlamıyorsam. Gelecek vadediyordu. Geri çizgide çok güçlüydü. Çok geçmeden Grand Slam’lerde yarı final ve finallerde gözükmeye başladı. 2007 Amerika Açık’ta Federer’e kafa tutamamıştı. Ama olsun, bir sonraki Grand Slam’de Avustralya Açık 2008’de Federer’i de geçerek şampiyon olmuştu. Fakat, beklenen gelişimi gösterememişti. Büyük turnuvalarda erken yenilgiler almıştı, yarı finalleri bile tek tük görebiliyordu. Çimde ve toprakta Nadal’a kafa tutamıyordu. Fiziksel sorunlarla maçları terkediyor, morali bozulup maçtan kopabiliyordu.
2010 yılı itibariyle, daha fit ve zihnini temizlemiş Djokoviç geldi. 2010’dan itibaren, yabancı basından takip ettiğimiz kadarıyla Djokoviç, gluten içermeyen yeni bir diyet kullanıyordu. Doktoları onun, gluten içeren un türevlerine alerjisi olduğunu tespit etmişti. Bunun biyolojik olarak inanılmaz etkilerinin olmadığını söyleyen uzmanlar bu diyetin daha çok psikolojik olarak Djokoviç’e fayda sağladığını belirtiyorlardı. Bu diyetin yanı sıra, 2010’da Davis kupasında Sırbistan’la şampiyon olması, sezona çok iyi başlaması, kondüsyonunu geliştirmesi birleşince tamamen pozitif bir oyuncu ortaya çıkmıştı.
Tenis, fiziksel olduğu kadar psikolojik de bir spordur. Çünkü, moral olarak çöktüğünüz durumlarda sizi idare edecek ya da sizinle yer değiştirecek bir takım arkadaşınız yoktur. Bu sebeple, saatlerce süren maçlar boyunca, kendinizi mental olarak da hep en üst seviyede tutmalısınız.
Bu noktada Djokoviç’in Nadal’ı üst üste büyük turnuvaların finallerinde yenmesi, hem kendisine güven aşılamakta hem de Nadal’ı daha da baskı altına sokmaktadır.
En son Amerika Açık finalinde Nadal bütün maç defalarca servisini kırdırmasına ve setleri de tek tek kaybetmesine rağmen pozitif kalmaya çalışmış ve üçüncü sette inanılmaz bir mücadele ortaya koyarak, Djokoviç’e üstünlük sağlamıştır. Fakat, Djokoviç’e kafa tutmak için harcadığı inanılmaz efor onun 4. sette yorulmasına ve teslim olmasına sebep olmuştur. Bu maçtan sonra Nadal da biliyor ki, Djokoviç en iyi oynunu oynadığı zaman ona karşı yapabilecek bir şeyi yok.
Bu maçtan sonra hepimiz emin olduk ki Djokoviç Nadal’a karşı her kort yüzeyinde (çim, toprak, sert) üstün ve şuanda tartışılmaz Dünya’nın en iyi oyuncusu ve bu momentumu koruyabilirse, önümüzdeki senede de fırtına gibi esecek.










